07 Kasım 2008 Cuma

pema di Mihai Eminescu (1850-1889), “Din noaptea...” GRAZIE LUANA

Dalla notte...

Dalla notte dell'eterno oblio,
Dove scorre tutto, amor mio,
Della vita nostra gli accarezzari
E le parvenze crepuscolari,

Da dove non fu mai tornato
Niente di quel che in dileguo fu andato -
Vorrei che una volta tu
Gelosamente ti ergessi su.

E se l'occhio ch'i'o voluto ben
Di raggi non sarà pien,
Tu guatami non affannata
Con la luce smorta, matta.

E se la voce ch' adorai
Parola non farà ormai,
Saprò lo stesso della chiamata
Di la dall'avello della mia amata.


pema di Mihai Eminescu (1850-1889), “Din noaptea...”
trad: Luana Cirstea
foto: Lagunare (dal mio fotoreportaggio per il concorso della rivista “Discover”)

03 Kasım 2008 Pazartesi

Excel’de Üstel Dağılım Yöntemiyle Gol Yeme Olasılığının Hesaplanışı

Excel’de Üstel Dağılım Yöntemiyle Gol Yeme Olasılığının Hesaplanışı
________________________________________
Not :Üstel Dağılım, istatistikte bağımsız olaylar arasındaki geçen süreyi tanımlar..Ancak bu olayların ortalaması sabit olmalıdır. Örneğin bir takımın yediği goller arasında geçen süre... Bunu hesaplarken çok gol yiyen takımlarınkini hesaplamak daha doğru olacaktır. Çünkü az gol yiyen takımlar bazen hiç gol yemezken bazen 2-3 gol yiyebilmektedir. Ama çok gol yiyen takımlar genelde sürekli belli bir gol yeme oranının altına düşmemektedir. Bundan dolayı ben bu örnekte Konyaspor'u seçtim..

Konyaspor ligde 64 gol yemiştir. Ligde 90 dakikadan 34 maç oynandığına göre; ligde her takım 34*90=3060 dk sahada kalmaktadır. Konyaspor 3060dk 'da 64 gol yediğine göre bu dakika başı 0,020915032 gol yapar. Bu sayı excelde hesaplama yaparken ki "lambda" değerimiz olacaktır..

Şimdi excelde Konyaspor'un ilk 15dk'da, ilk30 dk'da, ... ,ilk 180dk'da (yani ikinci maçın sonunda) gol yeme olasılıklarını hesaplayalım... Bunun için Excel sayfasını açtığımızda, işlem yazma yerine şunlar yazılır: =ÜSTELDAĞ(X;lambda;DOĞRU)
Bizim lambda değerimiz 0,020915032 olduğundan dolayı işlem yazma yerine =ÜSTELDAĞ(x;0,020915032;DOĞRU) yazmak gerekir. X yerine ise ilk hangi dakikada bir gol yemesi olasılığını hesaplamak istiyorsanız onu yazmanız gerekir. Örneğin ben bu örnekte 15'er dakikalık dilimleri hesapladım. Eğer Konyaspor'un ilk 15 dk'da bir gol yemesi olasılığını hesaplamak istiyorsanız işlem yazma yerine =ÜSTELDAĞ(15;0,020915032;DOĞRU) yazmanız gerekir..Aşağıdaki şekilden daha rahat anlaşılacaktır :

Burada P(X<45) ilk 45 dakikada bir gol yemesi olasılığıdır, ki bu da %60,98 gibi bir olasılıktır. P(X<135) olasılığında ise, bir maç 135 dakika olmayacağından dolayı bu olasılık 2. maça sarkmıştır. Yani birinci maçın ilk 90dk sında+ ikinci maçın ilk45 dakikasında (90+45=135) mutlaka bir gol yemesi olasılığıdır..Bu da %94,06 gibi bir değerdir.
Bunlar birikimli olasılıklardır, dolayısıyla ilk 15 dk'da bir gol yemesi olasılığı, ilk 30 dk'da bir gol yemesi olasılığını içinde barındırır. Dolayısıyla 15.dk.-30.dk lar arasındaki 1 gol yeme olasılığını bulmak istiyorsanız P(X<30) - P(X<15)= 0,466048869-0,269280402=0,196768467
işlemini yapmanız gerekir..Konyaspor’un 15. ve 30 dakikalar arasında 1 gol yemesi olasılığı 0,196768467 dir.

Not : Umarım bu bilgi sistem veya ilkyarı-ikinci yarı oynamak isteyen arkadaşlar için yardımcı olur..Bunu bir maçta kullanmak isteyen arkadaşlar, bir takımın hangi dakikalarda gol yemesi olasılığını hesaplarken aynı zamanda diğer takımın o dakikalar içerisinde gol atması olasılığını da(aynı yöntemle hesaplanabilir) hesaplamalarında fayda vardır. Çünkü bir takımın gol yemesi aynı zamanda diğer takımın gol atma gücüne bağlıdır. Bu iki olasılık karşılaştırılarak ve iddaa bilgisi birleştirilerek ortak bir yol bulunabilir..

Hazırlayan: Okan Sarıoğlu

İddaa'da Maç Olasılıkları Nasıl Hesaplanır

Galatasaray'ın 2007-2008 sezonunda attığı goller :

4-1-1-2-6-1-2-1-0-2-1-3-1-2-0-2-0-2-5-1-4-6-1-1-0-2-1-2-0-1-1-3-1-5-2

Toplam =64 Gol
Ortalam Gol Sayısı = 1,91

Verileri düzenlediğimiz zaman aşağıdaki sonuçlar elde edilir :


Buradaki sarı kutudaki |F(X) - Sn(X)|= 0,0982 değeri maksimumdur.

Ho : Galatasay'ın attığı gollerin dağılımı ile 1,91 ortalama ile Poisson Dağılımı arasında fark yoktur.



Galatasaray'ın attığı gollerin Poisson dağıldığını gösterdikten sonra artık olasılıklara geçebiliriz.

Örneğin Galatasaray'ın 2 ve 2'den az gol atma olasılığı :

P(X=0) + P(X=1) + P(X=2) = 0,148 + 0,28268 + 0,27 = Yaklaşık 0,70

Yani GS'nin 2 ve 2'den daha az gol atma olasılığı %70 tir.

Şimdi bunu SPSS yardımıyla yapalım :



Ho : Galatasaray'ın attığı gollerin dağılımı ile lambda=1,91 Poisson dağılımı arasında fark yoktur.

p=0,893 > 0,05 olduğundan dolayı Ho hiptezi kabul edilir. GS nin attığı gollerin %95 olasılıkla Poisson dağılımı olduğu söylenebilir.

Şimdi de aynı şekilde Fenerbahçe'nin aynı sezonda attığı gollerin Poisson dağılımına uyup uymadığını inceleyelim :

FB'nin attığı goller :
0-2-1-1-1-1-2-1-4-2-2-1-4-1-2-2-3-2-5-4-3-4-0-0-4-4-3-2-2-2-4-0-3-0


Ho : FB'nin attığı gollerin dağılımı ile lambda=2,1176 Poisson dağılımı arasında fark yoktur.
p=0,996 > 0,05 olduğundan dolayı Ho hipotezi kabul edilir.

Farzedelim ki GS ile FB tarafsız sahada bir hazırlık maçı yapsınlar ve biz de bu maçın sonucunu önceden kestirmeye çalışalım..

A1 rastlantı değişkeni : GS'nin bu maçta atacağı gol sayısı
A2 rastlantı değişkeni : FB'nin bu maçta atacağı gol sayısı

Galatasaray'ın bu maçı kazanma olasılığını hesaplamak istersek, P(A1>A2) olasılığını hesaplamamız gerekmektedir. Bunun için bu maçta atılacak gollerin birleşik olasılık fonksiyonunu bulalım :



Galatasaray’ın yenmesi olasılığı = P (A1>A2) =0,3539241 (Sarı karelerin toplamı)
Fenerbahçe’nin yenmesi olasılığı = P(A2>A1)= 0,43984806 (Gri karelerin toplamı)
Berabere bitmesi olasılığı = P(A1=A2) = 0,2052305 (Beyaz karelerin toplamı)



Tabloların yorumu ise gayet basittir. Örneğin GS'nin maçı 3-2 kazanması olasılığını bulmak için A1 sütunundan 3'ü ve A2 sütunundan da 2'yi bulup kesişimi olan sayıyı(0,0464) bulmaktır. Gs'nin bu maçı 3-2 kazanması olasılığı 0,0464 tür, yani %4,64 tür.

Ülke Gelişiminde İstatistiğin Önemi

Ülke Gelişiminde İstatistiğin Önemi

Her ne kadar günümüzde bazı kesimler istatistik bir “bilim” değildir, bir “yöntemler” topluluğudur deseler de, istatistik kendisine diğer bilimler arasında yer edinmiştir. İstatistiğin doğuşu olasılığın tarihine dayanır. Olasılık da, ortaçağ Avrupa’sının kumarbazlarının zar ve kağıtlar ile kazanma şanslarını bilmek istemeleri ile başlamıştır. İstatistik ve olasılığın bu uzun öyküsünü batılı ülkeler çok iyi işlemişler ve büyük kazanımlar elde etmişler kendi tarihlerinde..
Ortaçağda henüz milli bütünlüğünü koruyamayan derebeylik ve krallıklar bile kendi halklarına sağlık poliçeleri satarak büyük gelirler elde etmişler ve böylece hem halkın sağlık durumundan haberdar olmuşlar, hem onlara bir şekilde sağlık sigortası yapmışlar hem de kasalarını doldurmuşlardır. Ortaçağ Avrupasında olasılık ve dolayısıyla istatistiği zar ve oyun kartlarının dar felsefesinden kurtaran Galton olmuş ve kendi ülkesinin nüfus istatistiklerini incelemeye karar vermiştir. Kendine özgü hesapladığı yöntemlerle hesapladığı olasılıklar her ne kadar yetersiz olsa da, kendi çağında bu bir başlangıçtı ve bu olasılıklar sağlık poliçelerini satan ülkesine sağlık poliçelerinden daha fazla kazanç elde etmesini sağlayabilirdi, ki öyle de oldu..
Günümüzde ise istatistiğin kullanım alanları çok daha geniş. Ortaçağdan bugüne dek, kendisini olasılıkla birleştiren istatistik bilimi; geçmiş verilerden geleceği tahmin etmede, pazar araştırmalarında, risk hesaplamalarında dolayısıyla sigortacılıkta, devletlerin sosyal – ekonomik – kültürel her türlü araştırmasında, firmaların kazanç maksimizasyonunda, ürünlerin kalite kontrolünde ve her türlü belirsizlik altında karar vermede bize bir anahtar görevi sunmaktadır.
Bu söylenenlere örnek verecek olursak; sabah radyoda dinlediğiniz program veya televizyonda izlediğiniz bir yayın talep araştırması metotlarıyla istatistiksel yöntemler kullanılarak yayına konması kararlaştırıldı. Yediğiniz ve içtiğiniz her türlü konservatif gıda istatistiksel kalite kontrol yöntemleriyle kusurlu ürünler minimuma indirildi. Sağlık sigortası yaptırdınız ve eğer istatistik bilimi olmasaydı muhtemelen daha fazla prim ödeyecektiniz.Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün..
Peki biz ülke olarak yeterli değeri veriyor muyuz? Yoksa “İstatistik okuyorum” dediğinizde hala “ Sen çıkınca ne olacaksın? İstatistik nasıl bir şey?” sorularıyla karşılaşmaya devam mı edeceğiz! Ülkemizde matbaa bile yokken batılılar istatistik gibi birçok bilimin temellerini attılar. Ülkemizde istatistik bilimi yavaş yavaş daha tanınır hale gelmektedir ve dolayısıyla iş olanakları günden güne artmaktadır, ancak bu yeterli değildir. İstatistik hayatın ta kendisi değildir ama ülke olarak gelişmede değeri yadsınamaz.

Yazan : Okan Sarıoğlu

Türkiye'de Ekonomi Bilinci

TÜRKİYE’DE EKONOMİ BİLİNCİ

Öncelikle yazıma Atatürk’ün iki sözüyle başlamak istiyorum :

“Gerçek işgaller kılıçla değil, sabanla yapılır.”
“ Yurttaş bir kişinin verginin kalkabileceğine inandırılması veya böyle bir düşünceye itilmesi, devletin yıkılmasını istemek demektir.”

Yıllardır ülke gündemini takip ediyorsanız, 2000-2002 yıllarındaki ekonomik krizlerden
İtibaren ülkemizdeki ekonomi tarzı haberlerin, borsa analizi programlarının, ekonomik tartışma platformlarının arttığını görebilirsiniz. Bu programlarda tartışılan konular sürekli sabittir : “ Cari açık, Döviz kuru ne kadar olmalı? Borsa neden düştü? Faizler ne kadar artmalı?” …. Uzar da gider. Bu platformlarda ne söyleniyor? Halk bunu anlıyor mu? Bir ülkenin gelişmesi için borsanın artması ne kadar önemli? Söylenenler doğru mu? Doğruysa uygulanıyor mu? Yoksa işin uzmanı olmayıp bu programlara çıkanların amacı halkın anlamadığı tarzda konuşup ahkam keserek popülaritelerini arttırmak mı?
Şimdi oturun ve biraz düşünün, bir ülke borsanın artmasıyla büyüyüp gelişir mi? Size mantıklı geliyor mu? Hayır, borsanın artmasıyla ülke gelişmez. Borsa bir balon gibidir, şişirirsiniz sonra da ekonomi iyi oldu ülke büyüdü diye insanları kandırırsınız. Halbuki balon patladığında ya da indiğinde yine eski hacmine ve ağırlığına kavuşmuştur. Peki borsa önemsiz mi? Hayır, tabi ki önemlidir. Ama sadece bir göstergedir. Neyin göstergesidir? Ülkemizde borsa, yabancı sermayenin kağıt parçasına üzerine yatırdığı paradır. Bu yatırılan sıcak para 63 milyar dolar civarındadır. İşin ilginci bu kağıt parçalarına para koyanlara “yatırımcı” deniliyor. Bence yatırımcının tanımı bu olmamalıdır. Yatırımcı, “üretim merkezi açan, ürettikleriyle bir katma değer yaratan, üretmek için çalışan işçi alan böylece ülkedeki işsizliği azaltan kişi” olmalıdır.
Tv lerde tartışılan bir konu daha :” Dolar kurunun artması cari açığı azaltır.”. Evet, doğru. Ama bunu tartışmak bir zaman kaybıdır. Çünkü dolar kurunun artması sayesinde cari açık en fazla yüzde 5 oranında geçici olarak azalır. Cari açığın asıl kaynağı sanayimizin dışa bağımlı olmasıdır. Sanayi üretimimiz artarsa ihracatımız artar burası güzel ama ithalatımız daha da hızlı artar. Çünkü dışa bağımlıyız. Gümrük birliğinden sonra yerli sanayicimizi desteklemedik..Çok bilmiş uzman olmayanların konuştuğu Tv programlarında bu dile getirilmez, çünkü onlar için önemli olan döviz kurudur..
Tv lerde tartışılan başka bir konu da şu : “Merkez Bankasının faiz arttırımı enflasyonu durduracak mı veya düşürecek mi?” Bunları tartışmak kadar boş bir iş olabilir mi? Üretmeden, çalışmadan sadece faiz arttırmayla enflasyon düşer mi? O zaman oturalım sadece faiz arttıralım..
Enflasyonun, faizlerin düşmesi; cari açığın kapanıp cari fazla verilmesi, ülkenin gelişmesi tek yolla olur : ÇALIŞMAK. Atatürk’ün yukarda söylediği cümledeki “saban” kelimesi çalışmayı temsil eder. Bir ülkedeki üretim mallarına olan talep o malların arzından fazlaysa, malların fiyatları artar ve enflasyon kavramı ortaya çıkar. Peki ne yapmalı?
Ülke olarak çok çalışıp üretmeliyiz, Çin örneği gibi… Çünkü sürekli üretirsek talep azalır ve fiyatlar düşer(enflasyon düşer) Eğer daha da üretirseniz talep gitgide azalacağından stoklarınız birikir. Biriken stoklarınızı ucuza ihraç ederseniz hem rakipleri bitirirsiniz hem de ihracatınız artar.Dünya devi Çin böyle yapmadı mı? Borsa şöyle, döviz böyle, cari açık öyle gibi söylemlere ülke olarak çok takılıyoruz. Bunları bırakalım bunlar sadece bir gösterge. Göstergeye bakarak zaman kaybedeceğimize, göstergeyi değiştirelim. Bizim işimiz “yerli” gücümüzle, potansiyelimizle üretmektir. Başka bir şey değildir.

Yazan : Okan Sarıoğlu

Sokrates'in Savunması

MÖ 400 lü yıllarda yaşamıştır Sokrates..Dünyevi zevklerden kendisini arındırmıştı ve kendinden sonra iyi felsefeciler yetiştiren ünlü bir filozof olarak anılmaktadır günümüzde. Onun öğrencilerinden olan Platon ve Aristoteles gibi ünlü düşünürler, onun felsefesinden çok etkilendiklerinden onun yolunda gimeyi tercih etmişlerdir, tabiki her düşünürün kendine öz bir felsefesi olduğunu unutmadan..

Sokrates hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Onun düşüncelerini kağıda döken öğrencisi Platon olmuştur. Yine "Sokrates'in Savunması" adlı, sonucu trajik bir idam olan eseri de Platon kaleme almıştır ve bu savunma şuanki hukukun da temelini oluşturmaktadır.Sokrates'in hayat felsefesi bilgeliğe ermektir. Ona göre bilgi sonradan öğrenilmez; zaten doğuştan vardır. Dolayısıyla "bilmemek" demek ona göre aslında içindeki bilgiyi farkedememek demektir.

Sokrates, yalın ayak gezen; ders verdiği öğrencilerinden para almayan (astronomi, geometri ve fizikle ilgileniyordu) birisiydi. Düşüncelerini açıklamaktan geri kalmayan bir karakteri vardı. Ayrıca her daim ülkeyi yönetenleri eleştirirdi, gençlerle sürekli ülke problemlerini konuşur ve devletin yaptığı hatalardan bahsederdi. Onlara herzaman dış dünyadaki elle yapılan tanrılara inanmamalarını ve asıl tanrının kendi içimizdeki dünyada olduğunu öğütlerdi..Fakat bu öğütler Atina'da devleti yöneten bazı kişileri rahatsız etmeye başlamıştı ve Sokrates'in gençleri yoldan çıkardığı söylentisini yaymaya başladılar..Çünkü onun yaydığı öğütler halk arasında ve özellikle geçnler içinde yavaş yavaş benimsenmeye başlanmıştı..Ve sonunda yargılamaya başlarlar..

Sokrates mahkemede yaptığı savunmada kendisinin bir bilge olmadığını, sadece bilmediğini bildiğini, dolayısıyla sadece bildiğini sananlardan daha üstün olduğunu; ayrıca ders verdikleri kişilerden ücret almadığını dolayısıyla kendisinin ödüllendirilmesinin gerektiğini bildirmiştir. Kendisinin ödüllendirilmesini istemesi mahkeme heyetini çok kızdırmıştır, çünkü mahkeme heyeti ondan yalvarmasını, af dilemesini eğilip bükülmesini istiyordu. Böylece yalvaran Sokrates'i gören halkın onun düşüncelerine artık inanmaması sağlanmış olacaktı. Ancak Sokrates tüm suçlamaları reddetti ve hatta masum olduğunu yineledi. Kendisi için yapılan suçlamaların birçoğunun aksini ispatladı fakat mahkemeye katılan halkın yarısından fazlası onun aleyhine olumsuz oy vermişti, cezası idamdı.. Sokrates, idam cezasını beklerken bir süre hapishanede tutulur, bu esnada öğrencileri onun yanına gelir ve aralarında şu tarihi konuşmalar geçer :

Öğrenciler : Sizi burdan kaçırabiliriz?
Sokrates : Eğer kaçarsam haksız olduğum kanıtlanır, suçlu olduğumu kabul etmiş olurum, o yüzden kaçmyacağım
Öğrenciler : Ama sizin haksız yere ceza çekmenizi istemiyoruz!
Sokrates : Haklı yere çeksem daha mı iyiydi???

Aslında Sokrates bu olayda İtalyan fizikçi Galileo ile karşılaştırılır.Galeleo, "Dünya yuvarlakır, dönüyor" dediğinde kilise buna çok karşı çıkmıştı ve sonunda onu da mahkemeye çıkardılar, idam etmek üzere..Mahkemede kendisine eğer af dilerse ve dünyanın dönmediğini, yuvarlak olmadığını söylerse affedileceği aksi taktirde idam edileceği söylendi..Galileo ise, Sokrates'in aksi bir davranış göstererek geri adım attı ve Dünya'nın yuvarlak olmadığını ve dönmediğini açıkladı ve affedildi Fakat mahkeme çıkışında ise aynen şöyle demiştir:

"Ben desem de demesem de Dünya dönüyor."

Yazan : Okan Sarıoğlu

Yargının Önemi ve Demokrasinin Hayati Yanlışları Üzerine



Öncelikle "demokrasinin" kısaca bir tanımıyla başlayalım: Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir.Eski Yunanca'da "Dimos", halk zümresi, ahali + "kratia", ise iktidar demektir. Dilimize Fransızca'dan gelmekle beraber, kelimenin Fransızcası "démocratie" dir.

Buraya göre herşey toz pembe öyle değil mi?? Eşitlik...Herşey bu kelimede bitiyor öyle değil mi? Peki olaya bir de şu açıdan yaklaşalım; demokrasi ile yönetilen bir ülkede genel seçim yapılacaktır ve seçilen başkan o zümreyi yönetecek...Demokrasilerde çoğunluğun dediği olduğuna göre, bu seçimlerde çoğunluk 2x2=5 tir diyen bir başkana oy verirse ve bu başkan ülkenin başına geçerse demokrasi açısından bir problem görünmüyor öyle değil mi? Sonuçta çoğunluğun dediği oldu! Peki sizce de burada bir terslik yok mu? Acaba demokrasilerde "Çoğunluk her zaman haklıdır." diyebiliyor muyuz? Demokrasi bize bunun garantisini verebiliyor mu? Hayır veremiyor..İşte bu, demokrasinin en büyük zaafıdır. Hitler'in de seçimle iş başına geldiğini düşünürsek, böyle bir zaafın ne kadar hayati olduğu ortada..

Gelelim demokrasilerdeki eşitlik konusuna; acaba gerçekten eşitlik var mı? Yani sokakta sıradan bir vatandaş ile doğu bölgesindeki zengin bir aşiret reisinin milletvekili seçilebilme olasılıkları eşit mi? Hayır değil..Eşit olduğunu varsayaraktan (çünkü teoride eşit olması gerekiyor) devam edelim. Yukarda bahsettiğimiz seçimlere katılan iki hayali vatandaşı örnek vermek istiyorum. Ahmet Bey bir doktor; hergün üniversiteye gider, ders verir, akşama doğru da hastaneye ve özel muayenehanesine gider hastaları tedavi eder..Ahmet Bey kazandığı paralarla vergisini öder; namusludur. Universiteye gidip yeni doktor adaylarını ülkeye hizmete hazırlar. Kısacası ülkeye faydalıdır..Mehmet Bey'in oğlu ise teröristtir, oğlu dağdadır yani..Kendisi ise elektrik parası ödememek için evinin yakınından geçen elektrik direğinden kendi evine kaçak bir hat çekmiştir. O elektrik parası da Ahmet Bey'in cebinden dolaylı olarak çıkmaktadır. Ertesi gün Ahmet Bey ile Mehmet Bey seçim sandığına gidiyorlar ve her ikisi de oy kullandığında oyları 1 oy olarak sayılıyor..Peki bunun neresinde eşitlik? Ülkeye faydalı olan ile nötr olmayı bırakın zararlı bile olan kişiler arasında nasıl bir matematiksel eşitlik olabilir? Bir başka sorun ise, eğer ülkede çoğunluk Mehmet Bey gibilerinden oluşuyorsa o zaman Mehmet Bey gibilerinin istediği yönetim iş başına geliyor..Neden o ülke Ahmet Bey gibi yararlı ve üst(üst demek zengin demek değildir.) insanlar tarafından yönetilmesin?

Demokrasi'nin bir başka zaafı olaraktan, bir mevkiiye bir yönetici atanacaksa bu yönetici en çok oy alan kişi midir? Yoksa, o mevkide en çok başarılı olacak en iyi kişi midir? Başka bir şekilde sorarsak, en çok oy alanı o koltuğa koymak, o göreve en yetenekli kişinin getirileceğinin garantisi olabilir mi? Maalesef olmuyor, ki çoğu zaman bunun sonuçlarını görebiliyoruz. Yetenekli kişiler ya parti içi demokrasi de harcanıyorlar, biletleri kesiliyor yada halk ağzıyla konuş(a)madığından dolayı halk tarafından desteklenmiyor..Eriyip gidiyor!

Tüm bunlara rağmen, demokrasinin halkın isteğini yansıtma "niyeti"inden dolayı, yer yüzündeki en iyi sistem olduğunu söyleyebiliriz. Peki bu yukarıda sıraladığımız demokrasinin zaaflarının neden olduğu olumsuzluklardan nasıl korunacağız? Bunun da yolu yargıdan geçmektedir. Herşeyin bir sınırı vardır ve sağlam bir demokrasinin sınırı da tarafsız, bağımsız ve adil yargı tarafından çizilmelidir. 2x2 nin 5 olduğunu savunan bir kişi, yargı tarafından daha seçimlere katılmadan engellenebilmelidir, yoksa yanlıştan bizi döndürecek başka bir mekanizma var mı?

Bundan dolayıdır ki yargıyı zedelemek aslında demokrasinin bir ayağını kırmak demektir.

Mert Okan Sarıoğlu

Türkiye-Ermenistan İlişkileri


Rusya Başbakanı Putin, 'İnsan hakları, içişlerimize karışmak için Batı'nın bahanesi' dedi.

Türk - Ermeni ilişkileri, Osmanlı'nın tüm Anadolu'yu egemenliği altına almasından sonra başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin yıkılmasına kadar ki sürede Türk - Ermeni ilişkileri çok yoğun bir şekilde devam etmiştir, hatta kimi zamanlar Ermeniler devlet idaresinde söz sahibi olup Türkleri yönetmişler ve hatta ticaret ile uğraşıp zengin kimseler olmuşlardır, bu ilişkiler ta ki Ermenilerin Osmanlı'nın yıkılmasında baş rol oynamalarına kadar olumlu bir seyir izledi. Türk - Ermeni ilişkilerinin bu kadar eskiye dayanmasına karşın, bugün Türkiye ve Ermenistan arasında hiçbir diplomatik bir ilişki bulunmamakta. Bunun nedenlerini birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Dağlık Karabağ sorunu, kanıtsız soykırım iddiaları ve diasporanın tavrı, enerji yolları, Metzamor nükleer santrali, Ermeni halkının kafasındaki Türk modeli ve üçüncül ülkelerin tavırları..

Şüphesiz bu iki ülke arasındaki en büyük sorun sözde soykırım iddialarıdır. 1915 yılında Rusya'nın "hasta adam" Osmanlı'yı aciz görmesi ve bu acizlikten faydalanarak Doğu Anadolu üzerinden Akdeniz'e inmek istemesi ve Ermenilerin, diğer Osmanlı azınlıkları gibi bağımsızlık istemesi, Ruslar için bulunmaz bir fırsattı. Nitekim bunu kullanmak isteyen Rusya, bağımsızlık vaadiyle Ermeni çetelerini örgütlemiş, silahlandırmış ve Türklere karşı kışkırtmıştır. Osmanlı- Rus savaşında, Ermenilerin Rusya tarafını seçtiğini ve Osmanlı askerlerine saldırdığını gören Osmanlı Devleti bir fermanla Ermenileri bölgeden uzaklaştırıp Suriye'nin kuzeyine tehcir ettirmek istemiştir. Taşıma sırasında gerekli tüm tedbirlerin devlet tarafından alınmak istendiği birçok tarihi arşivde belgelenmiş olmasına rağmen, batılı ülkeler bunu görmezlikten geliyor, Ermeni tarafı ise inkar ediyor. Fakat Ermenilerin, Türk köylerini basması ve burda birçok Türk'ü öldürmesi ipleri germiş ve Türklerin tehcir sırasında Ermenileri öldürmesine neden olmuştur. Peki bu soykırım mıdır? Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir. Bu tanıma göre kesinlikle soykırım değildir, çünkü ölen Ermeniler Türklere saldırdıkları için öldürülmüştür. Ayrıca eğer etnik ve dini sebeplerden dolayı öldürülmek istenseler, ilk başta İstanbul Ermenileri öldürülürlerdi, fakat onlarca yıldır orada yaşamaya devam ediyorlar. Kaldı ki, Ermeniler, Osmanlı - Rus savaşında Rus tarafını tutarak savaşın bir tarafı olmuştur. Bu nokta çok önemlidir, çünkü savaşın bir tarafı olmak demek olayı soykırımdan ziyade savaş tanımının içerisine sokar ve olay savaş kurallarının düzenlendiği Cenevre Sözleşmesini ilgilendirir..Bir örnek vermek gerekirse; batılı devletler Serv Antlaşmasının taslağını hazırladıktan sonra sıra kendi aralarında müzakerelere gelir. Sözü geçen müzakereye, Ermeniler delegasyonla katılmışlardır. Osmanlı paşası olduğu iddia edilen Bogos Nubar Paşa -ki bir Mısır Ermenisiydi- bu delegasyona başkanlık yapmıştır. Bogos Nubar Paşa, toplantının başında "Biz Osmanlıyla savaştık. Bu nedenle muhasım tarafız. Bu sıfatla konferansa katılmak istiyoruz." şeklinde beyanda bulunmuştur. Bu beyan, -uygulama kabiliyeti olsaydı- 1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi kapsamında yapılacak hukuki bir değerlendirme açısından birçok ilginç durum yaratabilirdi. Zira anılan sözleşmeye göre, belli bir grup silahlı çatışmanın tarafı ise, Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde korunacak kişiler kapsamında değerlendirilmemektedir. Dolayısıyla Bogos Nubar Paşa, Ermenilerin Türklerle savaştıklarını itiraf etmiş, ilerde söz konusu edilecek soykırım iddiasını da daha baştan dayanıksız bırakmış olmaktadır.

Türkiye'nin karşısında güçlü bir Ermeni lobisi vardır. Varlıklı kişi ve kuruluşlardan oluşan bu lobi, adeta "Türk" lafına tabiri caizse "uyuz" olmakta..Bunlar aynı zamanda çeşitli ülkelerde soykırım iddialarını birer seçim malzemesi ve iç politika aleti haline getirerek çeşitli ülkelerin parlamentolarında soykırım yasaları geçirtmektedir. Diaspora bunu yapmakta çok ustadır. Bu yolu seçiyorlar çünkü uluslararası mahkemeye başvurduklarında kaybedeceklerini kendileri de biliyorlar..Bu konuda o kadar ileri gidiyorlar ki , "soykırım yoktur" diyenleri mafyavari bir şekilde uyarıyorlar, tehdit telefonları yağdırıyorlar..Ayrıca Ermenistan siyasetinde de çok etkililer. Türkiye'nin bu noktada yemesi gereken 40 fırın ekmek önünde bekliyor. Bu bağlamda Türkiye, belini sadece Yahudi lobilerine bağlamaktan ziyade, kendi lobisini kurmalıdır. Asıl mezalimin Ermeniler tarafından gerçekleştirildiğini tanıtım filmleriyle, kitaplarla bunu dünyanın diğer ülkelerine anlatmalıdır. Çünkü uluslararası ilişkilerde susan, derdini anlatmayan her zaman haksızdır.

En büyük sorunlardan ikincisi ise 1989 yılından başlayarak Ermenistan'ın Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ Bölgesini (Azeri topraklarının %20si) işgal etmesi, burada Hocalı şehrinde katliam yapmasıdır. Bu olaydan sonra Türkiye, Ermenistan ile diplomatik bağlarını koparmış ve sınırı kapatmıştır. Geçtiğimiz yıllarda hizmete giren Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol hattı ve Kars-Tiflis-Bakü demir yolu hattı Ermenistan'ı by-pass geçtiğinden dolayı Ermenistan ekonomisinde ciddi yavaşlamalar olmuştur. Bu noktada, mevcut politikalarını devam ettirdiği taktirde, tek seçenek kalıyor: Gürcistan ve Iran ile iyi ilişkiler kurmak! Fakat en yakın müttefiki Rusya'nın Gürcistanla arasındaki problemler, diasporanın etkin olmak istediği ABD'nin Iran ile problemleri ve Iran'ın kuzeyinde çoğunluğun Azerilerden oluşması, Ermenistan'ın bu ülkelerle diyalog kurmasını da zorlaştırmaktadır. Fakat, AB'nin Türkiye'den sınırı açmasını istemesi Ermenistan'ı cesaretlendirmiştir, bundan dolayıdır ki Ermenistan her fırsatta Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediğini söylemekte ve sınır kapısının açılması gerektiğini bildirmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki, Ermenistan; Türkiye ile arasındaki sınırı tanımıyor! Onların tezine göre, "Mevcut sınır anlaşması Sovyetler ve Türkiye arasında imzalandı, dolayısıyla bu anlaşma Ermenistan'ı bağlamaz" görüşü hakimdir. Bu noktada çok garip bir felsefi soru aklınıza gelebilir: "Olmayan bir sınır açılır mı?". Bu, olmayan duvardaki bir kapıdan içeri girmeye benziyor...Üstüne üstlük, Türkiye'nin Doğu Anadolu bölgesi, Ermeni Anayasasında "Batı Ermenistan" olarak geçiyor. Ermenistan'nın niyeti gayet açıktır!

Birçoğumuzun bilmediği, gündeme hiç ama hiç gelmeyen sorunlardan bir tanesi de "Metzamor Nükleer Santrali" dir.Çok eski bir Rus teknolojisiyle yapılmış olan bu santral, maddi imkansızlıklar nedeniyle de yeterli teknolojik desteği ve bakımı görememektedir. Türkiye bu konuyu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'na götürdü, ancak gerekli sonucu alamadı.Yarın birgün bir sızıntı durumunda; Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan'ın tamamı, Iran ve Türkiye'nin yarısı belki de daha fazlasının çok ciddi bir şekilde etkileneceği aşikardır(Bknz : Çernobil).

Sonuç olarak, bu kadar sorunlu bir ilişkide her iki ülke halkının acı çektiği bir gerçektir. Bir tarafta Ermeni terör örgütü ASALA tarafından öldürülen, Ermenistan tarafından Hocalı'da katledilen Türkler, diğer tarafta Türkiye'nin ambargosu yüzünden çok fakir bir Ermeni halkı..

Okan Sarıoğlu

Batıyı Şok Eden Sözler

Batı'yı şok eden sözler (Gerçek devlet adamlığı)

Rusya Başbakanı Putin, 'İnsan hakları, içişlerimize karışmak için Batı'nın bahanesi' dedi.

Rusya'nın eski Devlet Başkanı, yeni Başbakanı Vladimir Putin, Paris ziyareti sırasında, Batı medyasının klasik sorularıyla sıkıştırlmaya çalışıldı. Rusya'da insan hakları ihlallerinin sürdüğü, bunu engellemek için fazla bir şey yapılmadığı, azınlıklara baskı uygulandığını söyleyen gazetecilere Putin de, karşısındakileri şoke eden bir cevap verdi.

Rusya Başbakanı "Rusya'da insan haklarının olmadığına dair korkular son derece abartılı. Bana göre, bu konu, Rusya'nın bazı hedeflere ulaşmasını engellemek, içişlerine kolayca karışabilmek için bir baskı unsuru olarak kullanılmak isteniyor. Batı'nın bir bahanesi" dedi.

Putin, tüm yurtdışı gezilerinde olduğu gibi, Paris ziyareti sırasında da Rus göçmenlerle buluştu ve onlara "Ülkeniz, sizin moral desteğine ihtiyacı var, bunu sakın unutmayın" dedi.

Kaynak : 01.06.2008 hurriyet.com.tr

Yıllarca köle ticareti yapan, kendi ülkelerindeki Türklere zalimce davranan ve onlara anadilde eğitim haklarını vermeyen ve daha sonra Türkiye'deki azınlıklara neden anadilde eğitim hakkı vermiyorsunuz diyen, terör örgütü kuruluşlarını özgürlükler bahanesiyle kapatmayan, insan hakları ve demokrasi bahanesiyle sürekli Türkiye'nin içişlerine karışan ve bundan utanmayan bir Avrupa Birliğinden bahsediyoruz..

Sözde ermeni iddialarını araştırmadan kabul eden, ama gel gelelim Afrika'daki yaptıkları katliamları reddeden; Güney ve Orta Amerika, Avustralya, Malezya-İndonezya, Hindistan, Orta Doğu daki birçok insanın ölümüne neden olan ve burdaki yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri sömüren bir Avrupa Birliğinden bahsediyoruz...

Chi Sono io

Chi Sono io

C'é qualcuno che ti immagina
C'é qualcuno che penso a te, guardando le tue foto
C'é qualcuno che non dorma
Per cantare a te, guardando le tue foto

Con te, troppo corti i giorni
Senza di te, troppo lunghe le notte
Adesso sto qui, da solo..

E chi sono io?

Sono qualcuno che ti immagina
Sono qualcuno che pensa a te, guardando le tue foto
Sono qualcuno che non dorma
Per cantare a te ogni sera

La Linea Dell’orizzonte

La Linea Dell’orizzonte

Sei come la linea dell' orizzonte da cui
Si allontana, avvicinandosi
Continui a vivere separando
Il mare e il cielo

Di notte, ti fai vedere portando
La luce della luna su di te
Anche stasera sono solo
E ti sto guardando

Forse vieni
Forse no..
Però ti aspetterò qui fino al tempo
Dell'unione fra
il mare e il cielo

Da Tanti Anni

Da Tanti Anni

Non mi avete capito
Sono sempre spedito via
Senza spiegazione
Arriva la neve della seperazione
Mai che una volta non arrivi

Il tempo fa passare tutto
Come si perdono i miei capelli
Ormai, non sono sempre quando
mi avete lasciato

Non credo che i vostri amori
siano pu alti
delle scarpe coi tacchi
Ogni giorno ce l'avete un altro

Erano il mio onore
I vostri amori

Okan Sarıoğlu

La Prima Donna

La Prima Donna

Quanto contrarierà abbiamo!
Ne abbiamo davvero molte.
Una nemica amabile
Al contrario che vicina sei..
Ma no, una donna sei
Ma si, quando dai degli sguardi belli
e anche un po degli sorrisi
Ecco un po veleno!
Ma no, me ne vado a casa mia
a dormire da solo..
Ci aspettano le vite seperate
Tu forse con i suoi figli
Invece io, certamente con i veleni
Non perdi i sorrisi Eleni

Okan Sarıoğlu

La Ragazza Gelataia


Non so da dove devo iniziare
Perchè mi fa pensare sempre il risultato
Mi servirebbe molto un'avventura
Un'avventura come te
Un'avventura che mi fa sentire
al settimo cielo, tra le nuvole

Vorrei vivere qui per sempre
e guardare dentro del negozio
Cercandoti..
Come quando facevo ogni giorno.
Vorrei essere triste ogni giorno,
Quando non potrei vederti là
Ogni giorno vorrei essere anche felice,
Quando potrei vederti là..

Forse un giorno questa musica "Romance"
che entra nella mia piccola stanza da fuori
che mi accompagna scrivendoti,
Ti porterà a me
Anche queste lacrime si verseranno
dentro di me
Non ti dimenticherò..

Okan Sarıoğlu

La Donna Falsa

La Donna Falsa

Era una donna
L'altezza sua era uguale per me
Carezzai i suoi capelli.
Di cielo i suoi occhi erano
Cosi mi fece volare lo sguardo.
Come la superficie dell'Arno,
il suo viso era.
Riflettendo le luci
come fanno gli amori a Firenze

A mattina fu già andata via.
Rimasero sul letto
il suo pasticcio
i suoi lenti a contatto
Le impronte dei trucci
Al bagno, le impronte delle scarpe
certamente coi tacchi..
C'era la carta d'estetica
sulla terra

Mancava il suo cuore
Ma già, era falso anche il suo cuore..

Okan Sarıoğlu

Portami Via Con Te Stessa


Ogni volta che torcevi le labbra
Hai strappato una parte di me.
Oggi n'è rimasto davvero poco
Dammi le parti rimaste a te

No, portami via con te stessa
Alla stazione durante attesa...
Portami via!
Non lasciarmi con me stesso

L'ora di seperarci..
Invece tu che sei già una frase infinita
Quando è difficile dire delle parole..
Per non esser finita,
Sai usare delle virgole

Aspetta! Portami via con te stessa
Alla stazione durante attesa
Portami via per forza

Dovunque vada tu
Rimpiangimi al completo
All'insaputa di me..
Incontrami sulla strada per caso,
Quando camminerò a vuoto.
Caspita! Quanto piccolo il mondo è!
Ma no..Aspettami
Portami via con te stessa

Okan Sarioglu

Bilim ve Etik

Bilim ve Etik

Bugün insanlar yaşamlarını kolaylaştırmak için bilim ve onun zantısı olan teknolojiyi kullanıyorlar. İnsanlar içerisinde de iyi olanlar evrensel etik kurallarına göre yaşıyorlar..Peki bilim ile etik sizce birbirine ters düşebilir mi?

Örn : Farzedin ki 600 kişilik bir köyün sağlık sorumlusu sizsiniz..Herşeyden sizden soruluyor ve sağlık konusunda tüm kararlar size ait! Bu köye öldürücü bir hastalık bulaşıyor ve sadece 2 plan mevcut: A planı ve B planı..

A Planı : Eğer bu planı uygularsanız rastgele seçtiğiniz 200 kişi kesin yaşayacak, geri kalan 400 kişi kesin ölecek..

B Planı : Eğer bu planı uygularsanız %33,333333..... olasılıkla herkes yaşayacak, %66,666666..... olasılıkla da herkes ölecek

Bu iki planın da matematiksel beklentisi birbirine eşit olduğuna göre siz hangi planı seçerdiniz?

Olaya bilimsel açıdan bakarsak; X rastlantı değişkeni uygulanan plan sonunda yaşayacak kişi sayısını göstermek üzere;

A planının varyansı (Riski) : V(x) = E(x^2) - [E(x)]^2 = 40000-40000=0
B planının varyansı (Riski) : V(x) = 119880 - 39920,04 = 79959,96

İstatistik bilimine göre, riski az olan olaylar tercih edilmelidir. Dolayısıyla A planı seçilmelidir. Fakat etik açıdan bakarsak, bu olayda A planında 200 kişiyi nasıl seçeceğiz?, diğerlerinin ölümüne nasıl göz yumacağız? Dolayısıyla etik açıdan B planını seçmek daha doğru olacaktır..

Sessiz Sedasız

Sessiz Sedasız
26/10/2008 · Kategori: Aşk

İşte orda! Geliyor.. Tüm güzelliğiyle karşımda olacak birkaç saniye sonra..Bana yaklaştığını görüyorum her adımında. Ben de birkaç adım atıyorum ona karşı, yıllar sonra sıcak bir karşılama yapmak için. Saçları yıllar önce ilk görüştüğümüz zamanki gibi daha doğal, boyası gitmiş..Halbuki benimkiler zaten döküldüler, kimbilir neden?! En son 1 yıl önce yolda görmüştüm(başkasıyla), çok şey değişmemiş onda, en azından gülüşü yine aynı..Uzaklaştığımda beni kendisine davet eden ufuk çizgisi gibi bir gülüş, yine her zamanki gibi..Güzelliğinden olsa gerek, "Şimdi nereye gidelim?" sorusu anca aklıma geliyor. Karşılıklı kahve içmeye karar verdikten sonra yine oraya gitmeye karar verdik, ürünleri Amerikan emperyalizmi kokan o yere, Starbucksa! (Nerde o Floransa'nın Via Del Corso'sundaki kahveler?) Gerçi ne önemi var canım, amaç görüşmek değil mi?! Yıllar sonra yine bir yerde oturmuş bişeyler içiyoruz, gülüşüyoruz..Ellerine dokunsam hayal olduğunu anlayacağım, dokunmasam acaba gerçek miydi diye içimdeki zehir beni yakacak! Dönüşte onu durağa kadar götürürken aklımdan "Acaba bu yoldan beraber kaç kere geçtik yağmurda karda? Kaç kere ayrılma kararı aldık bu yolda? Kaç kere vazgeçtik geri dönmeye çalıştık?" soruları aklımdan çıkmıyor..Allah kahretsin, otobüsü erken geldi! Uğurladıktan sonra o yolu geri dönerken telefonum yine elimde, ondan sevgi dolu mesajların geleceğinden emin vaziyette..İşte ilk mesaj!